30 Eylül 2008 Salı
lunapark
bayram sabahı saat dokuzda sokakların en yaşlısı en ihtişamlısı bomboş. nihayet onu böyle dingin yakalıyorum. yürürken kimseyle çarpışmaktan korkmadan gökyüzüne bakıyorum. pazar sabahı halka kahvaltı sunmayı görev addeden bir simitçi bulamadığımdan bir bardak kahveyi ekmek döner fiyatına satan bir zincir kahvehaneden (read cafe) kepekli puf alıyorum. puf. gururla eski dünyanın en eski metrosu olduğu söylenen asansör durağının yanı başındaki gazeteciye uğruyorum. allahtan gazeteler gelmiş. allahtan okudukça sinirlendiğim yazılar yazmayı becermiş birileri. işi gücü, hakikaten iş güç olduğuna bir türlü kendimi inandıramadığımdan olsa gerek, bir yana bırakıp bir cevap yazıyorum. iki saat sonra bir daha atıyorum kendimi sokakların en alaturka en alafrangasına. yazdığımdan mutlu, büyük iş becermiş hissiyle sarhoş (read deluded) karışıyorum bayramlık elbiseleriyle cıvıldayan kalabalığa. hafif yaylanarak yürüyorum. üstelik biliyorum kıpkırmızı şalımla dikkat çekiyorum. koca bir sahne bu sokak, ben de biricik başrol oyuncusuyum biliyorum. benim gibi yaylana yaylana yürüyen kalabalık da öyle düşünüyor. kimsenin figüran olmadığı bir sahnede cıvıldıyoruz koro halinde. sokak yaylanıyor. biz yaylanıyoruz. başım dönüyor. biliyorum bu aşk değil. garip bir tutku ile yaslanıyorum sokakların en sahtesi, en samimisine. lunaparktayım sanıyorum.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder