16 Eylül 2008 Salı

Şömine Önü Kahve

Kahveyi sevmeyi geç öğrendim. (Annemle babamın bir neskafe anısı var ki...İlk defa beraber dışarı çıktıklarında menüde neskafeyi görmüşler, ne olduğunu merak etmişler ama kafelerde oturmaya, garsonlara sipariş vermeye alışık olmayan gergin bünyeleri sebebiyle ne olduğunu soramadan sipariş edivermişler. Masaya gelince de Türk kahvesi muamelesi yaparak tepelerine dikmişler. Yemek borularına kadar yanmış ikisi birden. Annem püskürtmüş bir de üstelik :) Dur bak bir de jelibon hikayeleri var. Almanya'dan hediye olarak gelen jelibonu bu şeker bozulmuş baksana nasıl yumuşamış diyerek ne yapacaklarını düşünürken jelibonların sobada şahane yandığını farketmişler--bu farketme işinin nasıl olduğunu sorgulamaya çalıştım evet. Neyse, sonunda çıra niyetine kullanmışlar paket paket jelibonu.) Jelibonu sevmeyi kahveyi sevmekten çok daha önce öğrenmiş bulunmuştum maalesef. Maalesef diyorum çünkü kahveyi sevmeyi öğrendiğimde midem elden gitmişti. İstediğim gibi kahve içmem mümkün değildi. Brezilya'dan bir paket kahve getirdi hocam bana. Nasıl pişirmem nasıl içmem gerektiğini biliyorum bilmesine ama midemin ağrısı geçmek bilmiyor şu sıralar. Soba da yok ki iyi yanıyor mu diye test edeyim.
Ama bir dakka, şömine var :))) Saymıyor muyum tüm maaşımı kira niyetine bu şömineye? Ve şömine karşısında şöyle bir kahve bile içemiyorum...Havalar soğumaya midem de iyileşse keşke.

1 yorum:

telsiz dedi ki...

kestane, gürgen, palamut. gel sen burda derdi unut! kestane de patlatılır mı sizin şöminede? köye de gider miyiz kış olunca? orda soba da var. orion avcı takım yıldızı da gelir. hırka götürmeyiz hiç. orda var.