26 Mart 2008 Çarşamba

bir film, bir kitap...

the counterfeiters'ı izledikten iki gün sonra cunning beni buldu. bu ilk değil, bir kitabın beni bulduğu, ben çağırmadan geldiği, tam zamanında...the counterfeiters nazi kampında sahte para basmakla yükümlü bir grup mahkumun hikayesi değil. bir soykırım filmi hiç değil. şeytanlık ve azizlik hakkında bir film the counterfeiters, doğruluk ve esneklik hakkında. aynı cunning gibi. neyin kötü neyin iyi olduğuna dair çok bildik yargılardan uzak duran, ahlaki ahkamları silkeleyen bir film. üstelik bir de karl markovics, ama konumuz o değil...

cunning'in yazarı don herzog hukuk ve siyaset felsefesi öğretiyor bir üniversitede. teorilerden hazzetmiyor herzog, bir akademik gibi de yazmıyor. şeytanca yazıyor, pek şeytanca ve şeytanlık hakkında. kurnazlık, alçaklık, hainlik ve puştluk hakkında...ne kadar ve ne için esneyebilir insan, nereye kadar eğilebilir, bükülebilir? aşağılık ya da enayi olmak arasında hakikaten bir fark var mıdır? soruyor, sorduyor.

ben de soruyorum bazen kendi kendime: ahlaki olandan bahsetmek acaba zorlukla sınanmayanların ayrıcalığı mıdır?

1 yorum:

Kudra dedi ki...

Hoş geldin Atlas. Hiç gitme... Sen yaz, ben sıcak tutarım. Havalar ısınmaya, sen gelinceye, civcivler çıkmış olur...
Sonu gelmeyen iş/görev listeleri olmasa mesela, yeterince uzakta bir ormanın kenarında kafalarımızı aynı suya sokar, kulaç atarız, sonra da üzüm/mısır/midye yerken havadan sudan konuşmaya çalışırız da dayanamayız kalemi kağıdı çıkarırız heybeden. Sahi biz ne zaman şöyle adlarımız yan yana yazıvereceğiz? Belki Kars'tan sonra? Belki oralar başka yapar bizi.
Çok özledim seni. Kaç senedir özlüyorum, nasıl geçer ki özlemin böylesi? Açlık gibi daha çok, günde üç öğün, ve her gün lazımsın gibi...