10 Kasım 2009 Salı

Baş Ağrısı

İki parmak şıklatmayla bir şeyler birden yoluna girmezmiş meğer... Ne zamandır yolundaydı ki zaten bir şeyler?! Dağınıklılıktan, suçluluktan, azaptan kurtaramadım kendimi yalan mı? Makyaj malzemeleri aldım, rengarenk fularlar, afilli çantalar, çift çift siyah ayakkabılar...İçimdeki boşluk büyüdü, kendimle aram biraz daha açıldı. Kendimi görmek için aynaya ihtiyaç bile duymaz, bakmazdım ben. Sonra görmemek için aynaya bakmaz oldum. Şimdi dik dik bakıyorum aynalara hem de en yakından, başka birini bulayım diye bu suretin içinde. Umutsuzluktan, kaybolmuşluktan, geç kalmışlıktan tükenmek için erken olduğunu anlatamıyorum kendime, buna inanmaya çalışıyorum oysa bütün içtenliğimle.
Kendi kendini beklemekten yorulmuş bu insan kaçıp bir yerlere gitse iyice kaybedecek kendini biliyorum...
Yok. Gene ne varsa kafamın içinde, oturup-bir, ölümle hesaplaşmalıyım önce, uzun uzun düşünmeliyim. O sırada plastiktenmiş gibi davranmalıyım yaptığım işlere. Başla ve bitir. Düşünme. Teslim et. Düşünen tarafın kendine kalsın, yormasın seni dünden kalanlar ve başkalarının kafalarındaki artıklar...
Başım ağrıyor...
Yavaş yavaş hızlanmak istiyorum.
Sakin sakin heyecanlanmak.
Hafiflemek zorundayım yoksa geçmeyecek bu baş ağrısı...

1 yorum:

atlas dedi ki...

Canım, arkadaşım, canım arkadaşım, yavaş yavaş heyecanlanmak. Tam öyle olacak, yavaş yavaş. Birden geçmeyecek, hiç geçmeyecek galiba, ama yavaş yavaş. Sanki güneş açacak. Biliyorum.
Zaten yıldızlar da öyle diyordu. Usanmışlık yavaş yavaş çekip gidecek. Biz farketmeden. Gerçekten tam öyle olacak. En azından bir beş on yıllığına. Ondan sonrasına o zaman bakarız.
Göbekli Tepe'ye gidelim biz. Orada bir dilek ağacı var. Galiba orada ruhun ölmediğine inanacağım. Neredeyse...