28 Nisan 2008 Pazartesi

Büyüyedurmak

O roman. Yüz Yıllık Yalnızlık. Aile içinde aile, onların çocukları, çocukların çocukları, kardeşler, gelinler, damatlar derken hikayeler ve hikayeler. Başlarda güzel, büyükler ölüp de çocuklar dallanıp budaklandıkça bulantılı ve iç karartıcı. Bir nevi bilmemkim padişah şahaneydi ama kardeşleri ya da oğulları onun yaptıklarını devam ettiremediler, dolayısıyla devlet çöktü durumu. Kurumların değil kişilerin üstüne kurulu tarihi(mizi)n çöküşe sürüklenirkenki ezikliğinin, bir romanı sevip sevmemeye karar verme anında bana el sallaması durumu. Başarısız atalar, başarılı çocuklar, çok güzel. Tam tersi, mide bulantısı. Halbuki çoğu Rus romanının girişinde de olur böyle bir anahtar sayfa, bir soy ağacı sayfası. Şu isim bu isimin kısaltması, o şu'nun karısı, bu'nun büyükannesi diye. İsimlere alışana kadar döner döner bakarsın. Ama bir kötüye gidişi anlatmaz genelde Rus romanları ve de o soy ağacı insanı bunaltıvermez. Tüm bunları kendi yarım soyağacımı kağıt üzerinde yazılı görüvermenin ve dalları birbirine bağlayan tüm o hikayeleri öğrenmiş olmanın bana ne yaptığını anlatabilmek için bir giriş mahiyetinde yazıyorum.

Ciddi bir yaş dönümündeyim. Bunu anlamak bir kaç yılımı aldı ama anladım ki ha deyince dönülüvermeyen bir yerdeyim. Önem verdiğim şeyler, dikkat ettiğim şeyler, sıkıldığım şeyler, beni sevindiren şeyler... değişti. Dinlemeye dayanamadığım muhabbetleri ben açar oldum. Bu yavaş yavaş mı oldu, birden mi oldu; ben mi ikna ettim kendimi böylesine ya da burun sürtmesi sonucu mu oldu, n'oldu? Hepsinden biraz, hayatın kendiliğinden büyümüş olsam gerek... Büyümek, büyük ve sıkıcı olmak, bazı şeyleri katılaştırmak kafanda, artık buradan geriye dönülmez demek buysa ve de bu böyle devam edip gidecekse bulanık olacak hayat hep. Bir sonraki dönemeç nerede diye şimdiden endişelenmeye başladım ben.

Yıllardır hiç umursamadığım ve de umursamamakla gurur duyduğum bir soy-sop-akrabalar mevzusu vardı. Tanıyıp da ne olacaktı ki akrabaları, akraba dediğin neden arkadaştan daha önemli olsundu? Ama yok, şimdi bir tarihe ihtiyaç duyuyorum. Bu gerçek bir ihtiyaç. İçimden ve de kendiliğimden meraklanıyorum, soruyorum, ezberliyorum. Ukku'nun soy ağacını çıkarmaya başlamıştım öylece bir gün. Uzaktan alıştırma yapmaya başlamıştım. Ne çok hikaye dinlemiştim, dinlediklerim pek az acı vermişti. Ben tarafta öyle hikaye yok sanıyordum. Anneannemin mezar taşı üzerine düşünürken, bütün gece rüyamda onu gördüğümü, bana "tekrar öleceğim" dediğini anlatırken, en baştan soruverdim dedeme. Doğru yer, doğru zaman ya da zaten beklenen bir soruydu. En baştan anlatmakta hiç tereddüt etmedi. Ama cevap çok çok çooook uzundu. Kalemi kağıdı alıp, yazmaya başladım. Dinlerken her saat başı büyüdüm desem! Anneannem nelere üzülür dururmuş, tekrar edermiş de tekerleme gibi ne az anlarmışım onu. 10 yaşıma kadar koynunda uyudum. Beyaz tülbenti kafasında düğümlü, önlüğü, elleri, bozuk para cüzdanı, damdan düşen kızın güvercinli masalı, bir de o nasıl da kırılgan ve küçük-kocaman gülümsemesiyle canım anneannemi ne kadar az anlamışım ben. Kahroluyorum göz göze bakarken konuşamadıklarımıza. Çok özlüyorum onu, geçmiyor, geçmeyecek...Ama ben size başka bir şey anlatıyordum. Şimdi ben sanki yıllardır anlamadığım bir dili öğrendim. Yeni bir kelime öğrenince onu her yerde görmeye başlamak gibi açıldı kafamın bir yerinde bir koca pencere. Artık daha az acımasız olmak zorundayım. Çünkü anladım. Çünkü büyüdüm ben. Unutamam artık.

Bu anne tarafı. Babamla derdimiz başka. O kendi büyüdüklerini unutmuş gibi yapıyor. Büyüyeyim istemiyor. Tarihsiz, dilsiz, dinsiz daha mutlu oluruz diyor. Onun tarafının büyük kısmı artık yaşamıyor. Hayatları alınmış onlardan. Babam sadece bir amcasını ve onların çocuklarını ve bir de kendi anne-babasını-kardeşlerini tanıyor. Bin kere boş ver dedi, binbir kere sordum. Birazcık anlattı. Dinlemeye dayanadım...Çok ama çok üzücüydü. Demek ki şimdilik sadece "bu kadar" büyüyebilecekmişim. Çok beklemeden gene deneyeceğim büyümeyi. Bilmenin bir sorumluluğu olacak. Daha "ağır" olacağım. Daha yavaş, daha sıkıcı ve daha büyük... Büyüyedurupdurmaya hazır mıyım?

Hem biliyorum sadece benim soyağacımın hikayeleri de değil ki.. İspanya'da birtanecik bir kız birazcık anlattı bana hiç dinleyemeyeceğim şeyleri. İçimden boy attım. Anne-babamın içinde 21 yıldır oturduğu bu apartmanın hikayelerini düşündüm sonra. Hırsızlık yapan evlat altınları bodruma gömer, jandarma sabaha karşı kelepçeler götürür onu. Bir komşu, karşı komşunun karısıyla birlikte olur. Olay duyulur, hızla taşınılır. Karısını hep döven biri, çocuğunu hep banyoya kilitler. Apartmanda herkes duyar, kimse bir şey yapamaz. Birinin kızı bir taksiciyle kaçar, ama taksici malın tekidir, evine geri döner. Denizde yüzerken tekne motorunun parçaladığı bir oğuldan yıllar sonra bir diğeri intihara kalkışır, ev bark satılır, borcu kapatılır oğlanın. Birinci kattaki dedikoducunun hakkında en çok dedikodu yaptığı kız, gelini olur. Düğünde en çok mahallenin dedikodudan usanmış kızları göbek atar. Birinin annesi, üç küçük çocuğu evde alkolik bir babaya bırakıp gider. Bitlenen çocukların saçlarını kızı taksiciye kaçan gaz'la yıkar, temizler onları. Biri birisinin çocuğuna kucağında otururken "sen kalk da anan otursun" der, o ananın kocası baltayla kapıya dayanır... Çok hikaye var. Ama insanların sırlarını ele veriyormuş gibi hissettim kendimi, rahatsız oldum. Bir kısmını ne olursa olsun sever, bir kısmından özenle nefret ederim. Özenle nefret ettiklerimin soyağaçlarını öğrenmek isteyecek kadar büyümeyeceğim hiç. Sanırım.

P.S. Biff sen beni büyüyüp durduğum için mi anne gibi seviyorsun? Ben de seni çok seviyorum, hem büyük büyük hem küçük küçük.

Hiç yorum yok: